16 Ocak 2013 Çarşamba


                              RIFATI TAKDİMİMDİR:)


                                                   

         Yeni yılımızın ilk hediyesi oğlumun betası oldu.Betaları miskin ve zavallı bilirdim.,öylece tüm gün  minik bir bardakta zaman geçiren varlıklar sanırdım...ne de güzel yanılmışım...rengarenk olmaları çok güzel..ayrıca kendi aralarında da çeşitleri var ve bu uzun iplikçik gibi kuyruklu olanlar çok daha canlı balıklar... ve ne yazık ki Türkiyemde pek çok hayvana yapılan eziyete onlar da maruz kalıyorlar:( hiç de minicik yerlerde yaşayacak balıklar değillermiş...en az 20-30 cm lik akvaryumlar olmalıymış ki  sağlıklıca büyüyebilsinler.4-5 yıl ömürleri var zaten,bırakalım da rahat yaşasınlar:) evet etcil canlılar,arada canlı sivrisinek filan verseniz hoş olur,yine de minik kuru yemler de(onlar için yapılanlar)idare ediyor...mekanda otumsu birşey olması lazım. .çünki onun altına çekilmeyi,dinlenmeyi seviyorlar...sağlam balıklar...ısı değişimleri(çok fazla olmadıkça)etkilemiyor ama ortamda kesinlikle havalandırma filan olmamalı.durgun su olmalı.yoksa strese girip ölüyorlarmış...
     en ilgimi çeken taraflarıysa nerden geldikleri oldu...uzak doğunun ünlü pirinç tarlalarında yaşıyorlarmış...oralardan gelmişler ülkemize...üremeleri de çok ilginç...maalesef eşleriyle geçinebilen varlıklar değiller...genelde yalnız yaşamaları gerekiyor.anlaştıkları 2tür varmış ama bence riske ne gerek var:)
      ayrıca çok cesur ve çok akıllı bir rıfat bu:)diğerleri gibi suyunu değiştirirken bardağın köşesine kaçmıyor.evinin temizlendiğini anlamış gibi bardaktan akmak için uğraşıyor.yanına geldiğinizde sanki konuşuyor:)korkmak filan yok:)anlayacağınız ufacık tefecik,içi dolu fıçıcık:)
    yeni haberlerde buluşmak üzere ,renkli günler dilerim:)






1 Ocak 2013 Salı

                      tüm evrene hoşgeldin yeni yıl,


                     sevgi,sağlık ve huzur getir hepimize:)

    farklı olmak bu olsa gerek---atmayın diş fırçalarını:)




NARDUGANINIZ KUTLU OLSUN!


Türklerin tek tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir “akçam ağacı” bulunuyor. Bu ağacın tepesi de gökyüzünde oturan tanrı Ülgen’in sarayına kadar uzuyor ve buna “hayat ağacı” diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde bulabiliriz. Ülgen, insanların koruyucusu; sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyor.Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre,gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık’ta gece, gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra da gün, geceyi yenerek zafer kazanıyor. Bu, güneşin yeniden doğuşu; bir “yeni doğum” olarak algılanıyor Türklerde. 


Bayramın adı “Nardugan”. “Nar=güneş”, “tugan/dugan” da “doğan”.

Astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamaya başlıyor.İşte bu güneşin zaferini ve yeniden doğuşunu Türkler, büyük şenliklerle “akçam ağacı” altında kutluyorlar. Güneşi geri verdi, diye Ülgen’e dualar ediyorlar. Duaları tanrıya gitsin, diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar; dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar tanrıdan...

İnanca göre, bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş.Bu bayram için evler temizleniyor ve güzel giysiler giyiliyor; ağacın etrafında şarkılar söylenip oyunlar oynanıyor. Yaşlılar, büyükbabalar ve nineler ziyaret ediliyor; aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar. (Yedikleri, yaş ve kuru meyveler yanında, özel bir yemek ve bir tür de şekerleme.) Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömrün çoğalacağına, uğur geleceğine inanıyorlar...

Yazılana göre, “akçam ağacı” sadece Ortaasya’da yetişiyormuş. Mesela, Filistin’de bu ağacı bilmezlermiş.O yüzden, bu olay Türklerden Hıristiyanlara geçmiştir; Hıristiyanlar, Hunların Avrup’ya gelişlerinden sonra onlardan görerek almışlardır bu töreni, deniyor. İsa’nın doğumu ile hiç ilgisi yok! Doğum, güneşin yeniden doğuşu.*

Ansiklopedilerde yazdığına göre, İsa evrenin nuru, güneşi olarak algılanıyor ve bu olayın pagan halklardan alınıp İsa’ya yakıştırıldığı yazılıyor. İnternet’te yazıldığına göre, İmparator Kostantin (324-337) zamanında İznik’te toplanan konsülde, 22 Aralık’ta güneşin doğumu için yapılan bu “pagan bayramı” İsa’nın doğumu olarak 24 Aralık’a alınıyor ve buna da “Noel Bayramı” deniyor. (Batı kilisesi [yani Katolikler], 25 Aralık’ta kutluyorlarmış bunu.) Çam süsleme ise, ilk olarak 1605’te Almanya’da görülüyor ve oradan Fransa’ya ve diğer Hrıstiyan ülkelere geçiyor.

Ne kadar ilginç değil mi?Batı, en büyük bayramını göçebe ve ilkel (!) olarak tanımladığı Türklerden yürütmüş! Yeni yapılmakta olan çalışmalarla Batı’ya Türklerden kim bilir daha nelerin geçtiği ortaya çıkacak! Belki de yazının ve dillerin anasının da Türkler olduğu kanıtlanacak.*Nar-Dugan şöleni hakkındaki bilgi, Azerbeycan’dan Sayın Adnan Atabek ve İran Azerbeycan bölgesinden Sayın Aref Esmail Esmailin’in göndedikleri yazılara dayanmaktadır."


Sümerolog Muazzez İlmiye ÇIĞ

kış denince

hiçbir kar tanesi diğeriyle aynı değil..muhteşem bir sanat..

aşk misali..eşsiz,muhteşem güzellikte ve aslına dönen....