20 Ağustos 2014 Çarşamba

BAKELE




     Benim babaannemdi, ama bütün köyün, annemgilin ve dedemin dediği gibi Bakele derdim ben de ona. Dedeme ise dede. Dedem, babamın anneme davrandığından daha iyi davranırdı Bakele'ye. "Sen yorulma, ineği ben sağarım." Gider sağardı. "Su vereyim mi Bakele?" Verirdi. Bazı geceler çok soğuk olurdu yayla, "Dur Bakele..." derdi elindeki odunları alıp. "Sobayı ben yakarım." Yakardı. Şehre indiği her sefer kalın kalın kitaplar getirip "Bakele..." derdi, "Al. Oku sen. İşlere ben bakarım." Bakele dedeme kocaman güler, "Sağ ol İbrahim." deyip gömülürdü getirdiklerinin arasına. Okurken, suyun altına girmiş de nefesini tutuyormuş gibi gelirdi bana. Sıkılırdım önce, sonra korkardım, sonra gidip dedemin eteğini çekiştirir, "Bakele'ye bi şey mi oldu dede?" diye sorardım. "Şşt." derdi dedem. "Okuyor oğlum, ne olacak? Hadi gel, biz de gazetenin resimlerine bakalım seninle." Alırdı beni kucağına, işaret parmağıyla göstere göstere okur, anlatırdı. "Sen niye okumuyosun dede?" "İşte ben de gazete bakıyorum ya." Yanlarına gittiğim her yaz bir şeyler öğrenirdim. Kitap okunur, gazete bakılırdı meselâ. Sağılan ineğin arkasında durulmazdı. Uyuyan köpeğin yakınından geçilmez, eriğe tırmanılmaz, örümcek, kelebek öldürülmezdi. Öğrenirdim.
      Bakele macirdi. "Macir ne demek dede?" "Göçmen demek oğlum." "Göçmen ne demek?" Başka memleketten gelmiş insan demekti. Okul gibiydi benim için köy. Duvarsız, çatısız. Kışın şehirde okurdum, yazın köyde. Yazdan yaza gelip gidiyor, her yaz biraz daha büyüyor, okuryazar falan oluyor, dedemin getirdiği gazetelere kendim bakmayı, Bakele'nin elinden bıraktığı kitapları kendim okumayı öğreniyordum. Macir'in macir değil muhacir olduğunu meselâ... Orta iki'de.
    Ve Bakele'nin gözünün içine bakan dedeme saygı duymayı, onu giderek Bakele'den daha fazla sevmeyi öğreniyordum. Ama dedemi daha çok sevdiğim için değil; dedem Bakele'yi babamın annemi sevdiğinden daha çok sevdiği için. Babam annemden su isterdi: "Semiha, su getir." Dedem, Bakele istemeden getirirdi suyunu. Soğutur da getirirdi hem. "Semiha çay koy." derdi babam. Dedem çayı demler, getirip Bakele'ye ikram eder, "Beğendin mi?" diye de sorardı. Babam anneme kızardı sık sık. Temizlik yaparken "Ayağını kaldırıver." dediğini duysa, "Bir rahat vermedin." diye terslenirdi. "Bağırttıracaksın beni şimdi çocuğun yanında." Annem korkardı babamdan. Dedem, Bakele evde yokken temizlerdi evi; en çok da onun oturup kitap okuduğu köşeyi temizlerdi. "Mis gibi yaptım Bakele. Otur, rahat rahat oku." Bakele dedemden hiç korkmazdı. Bakar öğrenirdim ben. Güzel şeyler öğrenirdim.
     Lise sondaydım. Bir kış vakti döndüm ki babam evde; gözleri kızarmış, annem bir köşede hem ağlıyor hem toparlanıyor. "Köye gidiyoruz. Hazırlan." dediler. Bakele ölmüş. Yol boyu Bakele'yi düşünmeye çalıştım ama hep dedem geliyordu gözümün önüne. Kime su getirecekti? Kim yorulmasın diye ineği sağacak, rahat okusun diye köşeyi süpürüp silecek, kim için çay demleyecekti? Ne edecekti? Biz vardığımızda gömmüşlerdi Bakele'yi. Günahmış. Ölü bekletilmezmiş. Dedem önümüze düştü, annem ağlar, babam ağlar, köyün küçük kabristanına gittik. Başucuna bir tahta dikmişler, toprak hamile gibi kabarmış, Bakele içinde yatıyor. Ama ben gene ona veremedim aklımı. Gözüm de dedemdeydi gönlüm de. Ne zaman başucu tahtasında "Vesile Kara, Ruhuna Fatiha" yazısını gördüm, anca o zaman Bakele'ye gitti aklım. Vesile? "Acaba..." diye düşünüyordum dua edermiş gibi yaparken, "Bakele babaannemin gayrimüslim adıydı da dedem tutup vatan hasreti çekmesin diye?.." Ama yok. Bakele yedi göbekten müslümandı.
    Üç gün kaldık köyde. Gelenden gidenden anneme de yaklaşamadım babama da. Ağlayıp duruyorlardı. Dedem donmuş gibiydi bir tek. Gözü hep Bakele'nin kitap okuduğu köşede, onu ne kadar özlediğini bilmesen gülüyor dersin, yüzünde de yumuşacık bir ifade.
    Annemgil komşulara veda etmeye gidince cesaretimi toplayıp yanaştım dedeğimin eteğine. "Dede?.." dedim, "Bakele ne demek?" Anlattı. "Canım" demekmiş. Ve "Aşkım" ve "Bir Tanem" ve "Her Şeyim" ve "Ömrümün Vârı" ve "Gözümün Nûru" ve "Kalbim" ve "Işığım" ve daha yüz binlerce güzel söz, güzel ses demekmiş. İlk "Canım" demek istediğinde ar etmiş dedem, "Hanım" dese "malım" demiş gibi olur diye korkmuş, "Vesile" dese çok resmi, soğuk. Ama kendinden tarafa bakmasını istiyormuş, onu görmesini, onun içini, yüreğini, sevdasını fark etmesini istiyormuş; anlatacak, dökülecek, gerekirse ağlayacakmış. "Baksana" dese olmaz, "Bak hele..." demiş, devamını getirebilecekmiş gibi. Bakele dönüp bakmış. Dedem bütün söyleyeceklerini unutmuş, öylece kalmış. Beklemiş beklemiş Bakele, gülümsemiş, dedemin elini tutmuş, bakmış ki dedem yutkunup duruyor, "Anladım İbrahim...." demiş. "Anladım... Sen bana Bakele de bundan sonra, ben anlarım senin ne demek istediğini."
      Aşk, âşık olduğunla yekvücut olmakmış. Öyle dedi dedem.

    Sezgin Kaymaz





                        kendinizi kendiniz zannetmek


dna2

   İnsan bilgi edindikçe anlıyor ki "kendim"sandığım bir çok düşünce ve duygu bana ait değilmiş...Bana yüklenen başkalarının duygu ve düşüncelerini benimmiş gibi yaşıyormuşum..Bu da yetmiyor,benden sonraki nesle de aktarıyormuşum..Oysa nasıl da benimmiş gibi sahipleniyordum herşeyimi...Bir robota yüklenmiş programlar zamanı geldikçe açılıyor ve ben değiştim ,geliştim ya da öyle denk geldi korktum,üzüldüm,sevdim filan sanmışım...Peki öyleyse bunlardan arınmış bir "ben"kimim??Elbet onun da bilgileri mevcut yaşamda..Merak edenlere ne biliyorsam paylaşmaya çalışacağım,sadece bu yazıda değil:)Şimdilik bizim nasıl başka duygu ve düşünceleri taşıdığımıza bilimsel bir kanıt olduğuna dair bir yazı paylaşacağım.Buyrun efendim:)

Korkular bize atalarımızdan genetik yolla intikal etmiş ;


Yeni yapılan bir çalışmaya göre; Anıların, ataların deneyimlerinin genetik düğmeler yoluyla bir sonraki nesillere aktarılması olabilir ve bu da bize fobilerin nasıl geliştiğini açıklayabilmekte…
Bilimadamları, yaşam boyunca oluşan anıların ve öğrenilmiş deneyimlerin, bir sonraki nesillere öğretilerek ya da kişisel deneyimler yoluyla aktarılmış olduğunu uzun zamandır tahmin etmekteydiler.
Ancak, yeni araştırma, DNA’da oluşan kimyasal değişimler yoluyla bazı bilgilerin  biyolojik olarak miras kaldığını göstermektedir.
Atlanta, Emory University School of Medicine’dan araştırmacılar, farelerin  travmatik ya da stresli deneyimler hakkındaki öğrenilmiş bilgiyi (bu araştırmada kiraz çiçeğinin kokusundan kaynaklanan korku) bir sonraki nesle aktarabildiğini tespit ettiler.
Sonuçlar, insanların bu mantıksız gözüken fobilerden neden bu denli acı çektiğini anlamaya yardımcı olabilir: fobiler,atalarımızdan bizlere miras kalan  deneyimlere dayanıyor olabilir.
Dolayısıyla, örümcekten korkmak, zamanında bir örümceğimsi ile dehşet verici bir karşılaşma yaşayan  atalarımızın genetiğinde oluşan savunma mekanizmasının belki de bize miras kalmasıdır.
Emory Üniversitesi pisikiyatri bölümünden Dr. Brian Dias: “Yetişkin davranışı üzerinde göz ardı edilmiş ve az değer verilmiş etki olan atalara ait deneyimleri keşfetmeye başladık. Dönüşümsel bir perspektiften, sonuçlarımız, bir ebeveynin deneyiminin, hattâ yavrusuna hamile kalmadan,bir sonraki nesillerin sinir sistemindeki hem yapısını, hem de fonskiyonlarını önemli derecede  etkilemekte olduğunu göstermektedir. Bunun gibi bir fenomen, fobi, endişe ve travma sonrası stres bozukluğu gibi nöropsiskiyatrik bozukluklar için potansiyel nesiller arası aktarıma ve etyolojiye katkıda bulunabilir.”
Nature Neuroscience dergisinde yayınlanan bu çalışmada, araştırmacılar, farlere doğum öncesinde  her kiraz çiçeğini kokladıklarında verdikleri elektro şokla, kiraz çiçeğinden korkmayı öğrettiler.
Doğan yavrular, doğal kokularla kıyaslandığında kiraz çiçeğinin kokusunu kokladıklarında korku dolu tepkiler ortaya koydular. Halbuki onlar bu koku ile henüz yaşamlarında karşılaşmamışlardı.
Onlardan sonra gelen bir sonraki nesil de aynı davranışı gösterdiler.Bu etki yapay döllenme ile yavrulanma yapıldığında da devem etmiştir.
Araştırmacılar, eğitilmiş farenin ve onların yavrularının beynindeki alanların kokuyu  belirlemek için yapısal değişklik gösterdiğini tespit ettiler.
Hayvanların DNAsında, kokuyu tespit etmeden sorumlu gen üzerinde epigenetik metilasyon olarak bilinen kimyasal değişimler mevcuttu.
Bu şunu gösteriyordu; deneyimler bir şekilde beyinden genoma aktarılarak daha sonraki nesillere geçmesine olanak sağlamaktaydı.
Araştırmacılar, DNA’da bilginin nasıl depolandığını anlamak için daha ileri çalışmalar yapamayı umud ediyorlar. Onlar ayrıca benzer etkilerin insan genlerinde de görülüp görülemeyeceğini keşfetmek istiyorlar.
College London Üniversitesi’nde (UCL) pediyatrik genetikçi Prof. Marcus Pembrey, bu çalışmanın anının biyolojik aktarımı için “ikna edici delil” sağladığını dile getirmekte ve sözlerine şunları eklemekte: “Bu çalışma,yapısal ürkekliğin, fobiler, endişe, travma sonrası stres bozukluğuyla oldukça bağlantılı  olduğunu ve ataların deneyimlerinin-anılarının  gelicek nesillere aktarımının tartışmalı konusunu irdelemektedir.  Halk sağlığı araştırmacılarının kuşaklar arası insan tepkilerini de  ciddiye almalarının zamanı gelmiştir.”
Cambridge’deki Babraham Enstitüsü’nde epigenetik bölümünün başı Prof. Wolf Reik şunları söylemekte: “Çoklu nesilsel yaklaşıma sahip olmadan, obezite, şeker hastalığı ve metabolik bozukluklar gibi nöropisikiyatrik bozuklukların artmasının nedenlerini anlayamacağımızı düşünüyorum.Ancak, bu sonuçların insanlar üzerinde uygulanması için daha ileri çalışmalar yapılması gerekmektedir. Bu çeşit sonuçlar, nesiller arası aktarımın varlığı ve epigenetiğin de buna aracı olduğu konusunda ümid vericidir.Ancak, bu gibi sonuçların insanlar üzerindeki etkilerini konuşmadan önce hayvan  modelleri ile daha dikkatli mekanik çalışmalar yapılmalıdır.”
Bir başka çalışma olarak karşımıza çıkan şey; farenin  anne sütündeki bağışıklık sistemi faktörlerinin hatırlamayı etkileyebileceğidir.
Weill Cornell Medical College’dan Dr. Miklos Toth, anne sütünde olan kemokinlerin (doku ve hücreler tarafından üretilen, fagositik hücreler ve lenfositler gibi bağışıklık sistemi hücrelerinin kemotaksisini ve aktivasyonunu uyaran, ayrıca integrine bağlı akyuvar yapışmasını tetikleyen maddeler), yavruların beyninde değişime neden olup, ilerki yaşamında hafızalarını etkilediğini de tespit etmiştir
Çeviren: AylinER


12 Ağustos 2014 Salı

r.ı.p.ışıkla kal robin williams


HEP GÜLDÜRMEDİ

DÜŞÜNDÜRDÜ
AĞLATTI
SEVDİRDİ
NEFRET ETTİRDİ
İYİ BİR SANATÇIYDI
İYİ BİR VEDA YAPAMADI.
SEVGİ VE DUA İLE ANALIM.








********************************

robin-willams-listelist-877

robin-willams-listelist-6565

522222

robin-willams-listelist-978963



oscarr

************************************
robin-willams-listelist-444

robin-willams-listelist-166

robin-willams-listelist-999

robin-willams-listelist-666

vietnamm

robin-willams-listelist-455

robin-willams-listelist-788





alıntılar.


11 Ağustos 2014 Pazartesi

korunması gerekenlerden


İstanbul'un kalan az sayıdaki bostanlarından Tarihi Yedikule Bostanları...
Kaynaklara göre 1500 yıldan uzun süredir kentsel tarım alanı.
Osmanlı tarım teknolojisi üzerine doktora yapan Aleksandar Sopov, Bostanın içinde yeralan tarihi sarnıçlardan akan suyun sesini kaydetmiş;
Suların özgürce akması dileğiyle,





dileklerinize umutsuzluk eklerseniz kabul olmasını bekleyemezsiniz







10 Ağustos 2014 Pazar

BAĞIRSAK BEYİN


  Malum seçimlerden önce gittiğimiz Ege sahillerinde yazacak,paylaşacak çok şey birikti..Tabi bu arada fikirler,duygular da birikti...Ben onları fotoğraflar eşliğinde paylaşmayı düşünmüştüm,ta ki günlerdir kafamda dans eden bir düşünürün sözleri arasında okuduğum "bağırsak beyin"ifadesiyle ilgili bir cevap bugün gelene kadar....
    Ben genelde içimden sorarım hep Yaratıcıya...ve beklerim..Cevap mutlaka gelir.Yeter ki siz bakıyor,duyuyor,okuyor olun...Ayrıca eskiden cevaplar daha uzun zamanlarda gelirken,artık günümüzde daha da hızlandı..Sanırım zaman sarmalının kanunu bu:)Naçizane benim "bağırsak beyin" denildiğinde anlamaya çalıştığım nefs dediğimiz şeyin göbek bölgemizde olduğu ve arzu-isteklerimizi yönettiği idi..Bir de solar pleksus çakrasının enerji bedenimizdeki önemi..Bu çakradaki aksaklıkların tüm psikolojik ve bedensel dengemizi alt üst edebileceği...Temiz bir enerjiyle dolu olmasının da herşeyimize harika yansıdığı...Annemizle olan bağımızın da bu bölgeden görünmez bir enerjiyle devam ettiği...Ayrıca Astral seyahat gibi durumlarda  da kullandığımız güvenli bağımızın burada olduğu.....Göbek çakramız ne önemliymiş diyordum ki,bilimsel ve fiziksel bir açıklama geldi:) Aslında çoktan gelmiş de ben yeni keşfetmişim..Henüz keşfetmemiş olanlara da iyi keşifler dileyerek BUYRUN diyorum...:)


"Bilimin eski gerçeklik çizgisi, her gün bir başka yerinden kırılmaya devam ediyor. On-on beş yıl önce, kafamızdaki beyin dışında, karnımızda ikinci bir beyin daha var diyenin aklından şüphe duyardık mutlaka. İlginç olan şey, bizim bilimi gündelik hayata çok geç geçirdiğimiz gerçeğidir. Zira karındaki ikinci beyin konusunu ortaya atan bilim adamı Prof. Dr. Michael Gershon, The Second Brain kitabını 1998 yılında yazmış. 1998 ile 2011 arasında geçen zaman, iletişim çağının hızlı özellikleri düşünüldüğünde hiç de az değil. Yeni bir cep telefonu çıktığında yıldırım hızıyla çekip yaşantımızın içine alıyoruz da gerçek gelişimi sağlayacak bilimsel konularda taş devri hızına düşebiliyoruz.  Bu konuda yazılmış çok az yerli bilgi kaynağı var ve hepsi birbirinin kopyası adeta. 
Karındaki ikinci beyin, sadece bilimle uğraşanları değil en sade vatandaşı da ilgilendiren çok önemli bir konu. Çünkü insanın sağlıklı olması ve ruhsal gelişimi için bilinmesi gereken çok önemli noktalar içeriyor. Gönül istiyor ki, teknolojinin magazinsel ve tüketime yönelik konuları yanında bizi bilinçlendirecek konular da popüler olsun. Sanırım bilimi anlaşılır olarak gündelik hayata aktarma noktasında bizlere de önemli görevler düşüyor.
Eski bilgeliklerin bize anlattığı bazı “şey”lerin saçma sapan hurafeler olduğunu düşündük yıllar boyu. Oysa gün geçtikçe bilim, o hurafeleri anlamlandırır yeni çalışmalar ortaya koyuyor. Meğer hurafeler hurafe değilmiş! Eski bilgiler; bizim algılarımızdaki darlık nedeniyle hurafesel anlatımlara neden olmuş meğer… CERN’ den gelen “Işık hızını aştık”  iddiasının ne kadar katı bir çizgiyi kırdığını anlamamız sanırım yıllarımızı alacak. Işık hızının aşılmasının yansımaları, metafizik boyutların tanımlanabilir ve deneysel olduğunu kanıtlayacaktır yıllar içinde. Biz insan realitesindeki eski gerçeklere sıkı sıkı tutunmaya devam edeceğiz çoğunlukla. Algımızdaki katı gerçekleri aşmak, Einstein’in dediği gibi atomu parçalamaktan daha zor. Atom çoktan parçalandığına göre bence o söylemin yeni duruşu şu olmalı:
  Önyargıları parçalamak, ışık hızını aşmaktan daha zordur... 
Kanımca, “Karındaki İkinci Beyin” gerçeği de bunlardan birisidir ve ben bu bakış açısıyla bazı bilgiler paylaşmak istiyorum.
Bağırsaklardaki İkinci Beyin
Dünyayla göbek bağı, karnında kelebekler uçmak, zorluktan göbek çatlatmak, karnı zil çalmak, korkudan karın ağrısı söylemleri aslında karında ikinci bir beynin var olduğunu bize anlatan ifadelermiş. Biz her şeyi başımızdaki beyinle ilişkilendirip tanımlarken bazı şeyleri eksik şekillendirmişiz.   
Nöro bilimcilerin ifadesine göre, karındaki ikinci beyin; hücre yapısı, etken maddeleri ve reseptörleri sayesinde kafadaki beynin bir ikizi olacak kadar beynin aynısıdır. İkinci beyin; düşünüyor, hissediyor, hatırlıyor ve karar veriyor. Özellikle korku, sevinç ve üzüntü gibi yüksek duygularda büyük rol oynuyor. Bağırsak duvarında sinir hücrelerinden oluşan bir katman mevcut.  Bağırsaklar sadece dışkılama yapmaz, sempatik ve parasempatik sinir sisteminin maddelerinin iletimini, bazı uyarıcı hormonların ve koruyucu salgıların dengesini de kontrol eder.
Her gün dışarıdan aldığımız besinlerde yüzlerce zararlı madde ve ölümcül organizmalar vardır. Bağırsaklar ana beynin farkında olmadığı bu tehlikeleri ilk olarak hisseder ve yüksek bir savunma sistemi içeren bir merkez gibi çalışır. Çünkü bağırsaktaki hücreler bilgiyi kaydeder ve kullanır. Bu özellik bile onun tek başına bir karar merkezi olduğunun kanıtıdır. İkinci beyin, psikolojik durumumuza etki eden dopamine, opiat gibi psikolojik ve sakinleştirici maddelerin kaynağıdır. Yapılan deneylere göre; birinci ve ikinci beyin sindirim sistemini kendi aralarında paylaşmışlar. Ağız, yemek borusu ve mide üst kısmı yukarıdan emir alıyor, fakat mide çıkışından itibaren ikinci beyin devreye giriyor. Bu bölüşüm diyafram kasıyla da yakından bağlantılı zira diyafram vücudu ikiye bölen çok önemli bir kastır. Diyafram; iki beyin ve iki beden bölgesi arasında bir köprü gibi bağlantı kuruyor. Bu bağlantıyı nefes konusuyla ilişkilendirerek tekrar ele alacağım.
İkinci Beynin Bilinmeyen Gerçekleri 
• Karın bölgesindeki bu ikinci merkez ile mutluluk salgılarının, psikolojimizi belirleyen durumların çok yakından alakalı olduğu tespit edilmiş.
• Elliden fazla sayıda hastalıkla, bazı psikolojik rahatsızlıkların kökeninin, bizim şimdiye kadar farkında olmadığımız ikinci beyin bölgesindeki aksamalardan kaynaklandığı anlaşılmış.
• Tanısızlıktan hastalık hastası diye tanı konulan vakalarda gerçek suçlunun birinci beyin değil, ikinci beyin olduğu ortaya çıkmış.
• Bebeklik döneminde birinci beyinden önce ikinci beyin devredeymiş. İkinci beyinin hafızasının bebeklik döneminde yaptığı kayıtlar nedeniyle ömür boyu depresyon yaşama riski mevcutmuş.
• Kişilik oluşumu ikinci beyinle yakın ilişkideymiş. Çünkü bilinçaltı kayıtlarıyla ikinci beyin sıkı bağlantı halindeymiş.
Özellikle bu bilgi, bebeklik döneminde sağlıklı ve huzurlu bir ortamın ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha anlatıyor bize. Doğa şifacısı ebe ninemin bebek bakımında doktorlara inat bize yaptırdığı ve anlattığı “güya hurafeleri” daha iyi anladım bu bilgiler sayesinde.
İkinci beynin yarattığı biyolojik şifreler; sezgi, korku, aşk gibi konularda karın bölgesinde duyumsanan hislerin yol göstericisi. Entelektüel zekâ verileriyle hareket etmeyen sezgisel kararlar, ikinci beynin eseridir. Bu duruma “Gut feelings” yani karın hissiyatı deniliyor. Aklımızla tarif edemediğimiz bir sürü kararın altında bu biyolojik karar mekanizması yatıyor. Yani bedenimiz birinci beyini dinlemeden hareket kararı veriyor. Akıldışı gibi görünen eylemlerin altında yatan bilimsel gerçek budur belki de. Özellikle; “görünmeyen alanlar dediğimiz ruhsal alanlarda, ya da bilinçaltında bizi yöneten merkez karın bölgemizdir” şeklinde bir gerçek çıkıyor ortaya.  Birinci beyin; kararı bağımsız olarak kendisinin verdiğini sanırken, ikinci beyinin kendisine gönderdiği bilgi deposundan geri bildirim aldığının farkına varmıyor. Birinci beyin gözlemcidir ve karar verirken gereğinden fazla enerji harcar. İkinci beyinle verilen kararlar daha çözümseldir. Sonuçları itibarıyla daha uyumlu bir yaşam sağlar.
İkinci beynin fiziksel faaliyet etkinlikleri bilimsel olarak incelenirken işin içine ruhsallık ve bilinmeyen alanlarımız giriyor; çünkü sezgi, korku, aşk gibi konular ruhsal alanımız içindedir. Rüyalar da bu alanın içinde yer alıyor.
Bağırsakta mı Rüya Görüyor?
İkinci beyin; rüya görme konusunda da ilginç bir rol oynuyor. Derin uyku evresi sırasında bağırsak beyin sakin, ritmik dalgalanma yapıyor. Rüya görüldüğünde ise, uykunun remdevresinde bu ritmik dalgalanmaların arttığı ve titrediği gözlemleniyor. Bağırsakların ve serotonin hücrelerinin uyarılması, gece rüyada görülen görüntülerle bir paralellik oluşturuyor. İkinci beyinle ilişkilendirilen bazı hastalıklarda uyku bozukluğu şikâyeti vardır, çünkü rüya sırasında tıpkı birinci beyinde olduğu gibi ikinci beyin bölgesinde de aynı hareketlilik gözlemleniyor.
Bilim adamları artık “Bağırsak da mı rüya görüyor?” şeklinde bir soru soruyor. Ruhsal dünyamızın bir yansıması olarak kabul edilen rüyalarımız, bilinmeyen âlemlerin çıkış kapısıdır. Bilinmeyen yanımızın keşfedilmesi, ikinci beynin faaliyetlerinin keşfedilmesiyle paralel olarak ilerleyecek gibi görünüyor.
İkinci Beynin Ruhsallıktaki Rolü
Bilgelik, farkındalık, ruhsallık, meditasyon, astral seyahat, çakralar, nefes, yoga ve benzeri konular içinde karın bölgesinin çok önemli ve ayrı bir yeri vardır. Astral seyahat çalışmalarında odaklanılan bölge karın bölgesidir. Göbekten çıkan bir kordonla bedene bağlı kalıp seyahate çıkılır bu çalışmalarda. Bedendeki bağ koparılmadan ve bilinen zihin devre dışı bırakılarak yapılan bu seyahatte bizi yöneten, yönlendiren ve koruyan karar merkezi ikinci beyindir.
Solar Pleksus adı verilen karın boşluğu bölgesinde tek bir noktadan tüm vücuda yayılan bir sinir ağı vardır. Bu sinir ağı, omurilikten çok daha fazla sinir hücresine sahiptir. En önemli çakralardan birisi bu bölgededir. Vücudun üst bölgesinden gelen enerji ile alt kısımdan gelen enerji bu bölgede karşılaşır ve iki enerji kavuştuğunda uyanış başlar. Bu bölgedeki sorunlar yaşamsal tehlikeler yaratır. 
Ana karnında hayata bağlanıp enerji aldığımız göbek bölgesinde, doğduktan sonra da enerji girişi olmaya devam eder. Sonsuzluğun saf gücü, ikinci zihnimiz sayesinde bizimle bağlantıda olmaya devam eder. Alışkanlıklarımızın değişmesi gereken durumlarda ki; bunlar birinci beyin yönetimindedir, bu bölge üzerinde çalışmalar yapılarak arınma yaratılır. Karın bölgesinde enerji zayıflığı olan insanlar cansız,  moralsiz, depresyonlu, kendini gerçekleştiremeyen, hayatın kendisine verdiklerinden öfke duyan kişilerdir. Bu bölgede canlı enerji taşıyan insanlar cesur, cesaretli ve akışkandır.
Bu bölgenin alanında kalan organlar mide, bağırsaklar, safra kesesi, karaciğer, pankreas ve diyaframdır. Diyafram aracılığıyla nefesi belirlemesi, bu bölgeye yönelik çalışmalarda nefesin gelişmesini sağlar. Nefes farkındalığını değiştirerek fiziksel etkinlikler ve salgılar değiştirilebildiği gibi ruhsal değişiklikler de yönetilebilir.
Tüm meditasyon çalışmalarında karın bölgesi farkındalığı vardır ve o bölgeye odaklanarak “Zihni Durdurma” sağlanmaya çalışılır. Sol beyin kullanımı yüksek olan kişiler, özellikle bu söylemden korkarlar ya da akıl dışı bulurlar. Oysa yapılması istenen şey, birinci zihni durdurup, ikinci zihni devreye sokmaktır. İkinci zihinde, zaman ve madde boyutu birinci zihnin gerçeklerin çok farklıdır. Işık altı boyutun dışında kalan gerçeklerdir bunlar. Bizi dört boyutun içine zincirleyen ve hapseden kalıplardan özgürleşip birinci zihinden kurtulunca sonsuzluğun içinde yolculuk başlar. Bu yolculuk sırasında bizi koruyan, gözeten, yol gösteren mekanizma ikinci beynimizdir. Ona “Bedenin Zihni”  adını verebiliriz ve o bizi asla tehlikeye atmaz. Bütün astral çalışmalarda geri dönmeme gibi bir tehlikenin olmadığı söylenir. Çünkü bizi geriye getiren kordon, ikinci beyinle sürekli bağlantıdadır.
Bu tür çalışmalarda birinci zihnin hafıza kuralları değil, ikinci zihnin hafıza kuralları geçerlidir. Bu yüzden o boyutta yaşananlar sıra dışıdır ve birinci zihinde bazen hatırlanmazlar. Tıpkı rüyalarda olduğu gibi… Ama ikinci zihnin kayıtları hücresel olarak var olmaya devam eder ve bizi gündelik yaşamın içinde ‘sezgisel’ olarak uyarırlar. Bu hücresel kayıt sisteminde suyun hafıza gücünün etkili olduğunu hatırlamak yararlı olacaktır.
Bir fiziksel bedenimiz bir de enerjisel bedenimiz yani, çift özellikli bir varlık olduğumuz bilgisini bize ispatlamakta önemli bir yer tutan ikinci beyin, mana dünyamızın kontrolünde çok etkindir ve sonsuzluğun içindeki yolda koruyucumuzdur. Eğer biz varlıksal (enerjisel) olarak ışık hızını aşabiliyorsak bunun bize sağlayıp, kayıtlarını tutan ikinci beynimizin biraz daha farkında olmalıyız. Dünya ile kurulan “Beyin Bağı” ve sonsuzlukla kurulan “Göbek Bağı”  varlığımızın ikili özelliğinin dengesini sağlayan dualitik bir farkındalıktır.
İkinci beyin; zihni durdurmanın ve içsel sessizlik yaratabilmenin, enerjisel yolculuk yapmanın, manasal güçlenmenin amacını biraz daha bilimsel açıklamaya kavuşturdu ve bir hurafe dizini daha popüler gerçeğe dönüştü. Darısı “ Işık Hızını Aşmanın” başına…